EN / TR
Benim üniversite yıllarımda internet henüz hayatımızın bir parçası değildi. Cep telefonları bile Türkiye’de yeni yeni kullanılmaya başlanıyordu. Bugün sıradan kabul ettiğimiz pek çok teknolojik olanak o yıllarda yoktu. Dijital sanatın bugün ulaştığı noktayı düşünmek bir yana, teknolojinin bu kadar kısa sürede böylesine büyük bir dönüşüm geçireceğini öngörmek bile zordu.
Güzel sanatlar eğitimimi geleneksel tekniklerle aldım. Yağlı boya, pastel boya, suluboya, kâğıt, tuval ve fırça, sanatla kurduğum ilişkinin temelini oluşturdu. Bunlar benim için hâlâ vazgeçilmez. Dijital resim yapmayı seçmem, geleneksel yöntemlerden uzaklaştığım ya da onları yetersiz bulduğum anlamına gelmiyor.
Ancak zaman değişiyor. Teknoloji gelişiyor, üretim biçimleri dönüşüyor ve belki de her zamankinden daha hızlı tüketen bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir dünyada zamanın değeri de değişiyor.
Benim dijital sanata yönelmemin temel nedenlerinden biri bu: Zamanı daha iyi kullanabilmek.
Zaman, üretim ve özgürlük
Çağa ayak uydurmaktan söz ederken herkes dijital sanat üretiyor diye benim de dijital sanat üretmem gerektiğini kastetmiyorum. İstesem bugün de bütün eserlerimi yağlı boyayla yapabilirim. Geleneksel tekniklerle çalışmaktan vazgeçmiş değilim.
Fakat üretim sürecinde zamanın giderek daha önemli bir ölçüt hâline geldiğini düşünüyorum.
Bugün insanlar çok fazla görüntüyle, düşünceyle ve içerikle karşılaşıyor. Her şey büyük bir hızla üretiliyor ve tüketiliyor. Böyle bir ortamda sanatçının kendi üretim ritmini koruması kolay değil. Bir esere aylarca emek vermenin sanatsal açıdan hiçbir eksikliği yok. Yine de bazen, bir çalışma üzerinde çok uzun süre kaldığımda, dışarıdaki dünyanın hızının gerisinde kalıyormuşum gibi hissediyorum.
Bunun gerçekte geride kalmak olmadığını biliyorum. Sanatın bir yarış olmadığının da farkındayım. Ama bu duygunun yarattığı ince bir gerilim var.
Örneğin son dijital çalışmalarımdan birini tamamlamam yaklaşık 25 gün sürdü. Aynı kompozisyonu hayal ettiğim büyük boyutlarda yağlı boyayla çalışsaydım, muhtemelen aylarımı alacaktı.
Burada önemli olan daha kısa sürede daha fazla eser üretmek değil. Benim için önemli olan, zihnimdeki görüntüyü istediğim noktaya ulaştırırken zamanımı ve enerjimi nasıl kullandığım.
Dijital ortam bu açıdan bana çok büyük bir özgürlük sağlıyor.
Geleneksel malzemenin değeri ve sınırları
Geleneksel resim tekniklerinin kendine özgü bir hissi var. Boyanın yüzeyle ilişkisi, malzemenin fiziksel varlığı, çalışma sürecinin ritmi… Bunların hiçbirini önemsiz görmüyorum.
Ancak geleneksel sanat üretiminin ciddi bir maliyeti de var.
Elbette her zaman en pahalı malzemelerle çalışmak zorunda değilsiniz. Fakat uzun ömürlü bir eser üretmek istiyorsanız kullandığınız malzemelerin belirli bir kalite standardını karşılaması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle büyük boyutlu eserlerde bu maliyetler önemli hâle gelebiliyor.
Dijital resimde ise temel çalışma araçlarım tabletim ve dijital kalemim. Bu araçlarla çok geniş bir ifade alanına sahibim.
Bir çizgiyi değiştirebilir, silebilir, yeniden çizebilir, renkleri deneyebilir, gerektiğinde baştan başlayabilirim. Bütün bunları yaparken malzeme tüketimi ya da bir yüzeyi geri dönülmez biçimde değiştirme kaygısı yaşamıyorum.
Geleneksel resimde yapılan hataların da öğretici olduğunu biliyorum. Hatta bu hatalar, sanatçının gelişiminin önemli bir parçası. Zamanla malzemeyi daha iyi tanıyor, daha bilinçli kararlar vermeyi öğreniyorsunuz.
Ama bazen bir çalışmanın sizi tatmin etmediği de oluyor. Pek çok sanatçının atölyesinde, tamamlanmış olsa bile sergilemek istemediği eserler vardır. Çünkü sanatçı kendi çalışmasının karşısında da eleştireldir.
Dijital ortamda ise aynı arayışı, daha fazla deneme yaparak ve gerektiğinde önceki aşamalara dönerek sürdürebiliyorum. Bu benim için yalnızca teknik bir kolaylık değil; yaratıcı süreci daha özgür yaşamamı sağlayan bir olanak.
Her şey hâlâ kâğıt üzerinde başlıyor
Dijital resim yapıyorum ama eserlerimin ilk adımı dijital ortamda atılmıyor.
Benim bir eskiz defterim var.
Bir resme başlamadan önce zihnimde oluşan düşünceleri, görüntüleri ve kompozisyon ihtimallerini o deftere çiziyorum. Kâğıt, kalem ve silgiyle çalışmak benim için yalnızca alışkanlık değil; yaratıcılığımı harekete geçiren bir süreç.
Tablette eskiz yapmayı denedim. Fakat aynı ilişkiyi kuramadım. İlk düşüncelerimi kâğıt üzerinde geliştirmek beni daha fazla tatmin ediyor. Çizdikçe yeni fikirler oluşuyor, bazı figürler değişiyor, kompozisyon başka bir yöne evriliyor.
Resimlerimde çoğunlukla bir hikâye var. Ancak her şey önceden belirlenmiş bir senaryoya göre ilerlemiyor.
Başlangıçta zihnimde bir hikâye beliriyor. Sonra o hikâye çizimle birlikte gelişiyor. Karakterler hikâyeyi etkiliyor, hikâye karakterleri dönüştürüyor. Bazen biri diğerini yönlendiriyor. Sonunda kompozisyon oluşuyor ve renkler bu dünyanın atmosferini şekillendirmeye başlıyor.
Dolayısıyla benim için dijital resim, geleneksel resim anlayışından kopuş değil. Yaratıcı sürecimin başlangıcı hâlâ çok tanıdık: Bir düşünce, bir kâğıt ve bir kalem.
Yapay zekâ bu sürecin neresinde?
Bugün dijital sanat ile yapay zekâ kullanılarak oluşturulan görseller sıklıkla aynı şeymiş gibi değerlendiriliyor. Oysa benim çalışma yöntemim açısından aralarında önemli bir fark var.
Bir kişinin zihnindeki görüntüyü metin komutlarıyla yapay zekâya tarif etmesi ve sistemin bu komutlardan bir görsel oluşturması, dijital çizimle aynı üretim yöntemi değil. Elbette yapay zekâyla oluşturulan görseller de sonrasında başka programlarla işlenebilir, değiştirilebilir ve geliştirilebilir. Ancak bu süreçlerin birbirinden farklı olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Ben yapay zekânın sanat üretimine sağladığı olanakları küçümsemiyorum. Aksine, kendi çalışmalarımda da ondan yararlanıyorum.
Fakat yapay zekânın benim üretimimdeki yeri, eserin kendisini oluşturmak değil; belirli hazırlık aşamalarında bana yardımcı olmak.
Eskiz defterimde geliştirdiğim kompozisyonu oluştururken zihnimde çoğu zaman renkler ve belirli bir atmosfer de şekillenmiş oluyor. Yapay zekâdan özellikle bu aşamada yararlanıyorum. Eskizim üzerinden farklı renk paletlerini deneyebiliyor, ışığın, gölgenin ve renk ilişkilerinin kompozisyonu nasıl değiştirdiğini görebiliyorum.
Geleneksel yöntemlerde bir eskizin farklı renk seçeneklerini değerlendirmek için aynı çizimi birkaç kez hazırlamanız gerekebilir. Beğenmediğiniz bir rengi kâğıttan tamamen geri almak her zaman mümkün değildir.
Yapay zekâ destekli araçlar bu araştırma aşamasını hızlandırıyor. Farklı seçenekleri görebiliyor, renkleri değiştirebiliyor ve zihnimdeki atmosfere yaklaşana kadar denemeler yapabiliyorum.
Ancak burada altını özellikle çizmek istediğim bir şey var:
Yapay zekâ yardımıyla elde ettiğim hazırlık görseli, benim tamamlanmış sanat eserim değil.
O görselden sonra dijital çizim sürecine geçiyorum. Çizerken renkleri yeniden değiştirebiliyor, çizgileri geliştirebiliyor, bazen bir karakterin görünümünü veya kompozisyonun belirli unsurlarını yeniden ele alabiliyorum.
Yani hazırlık aşamasında verdiğim kararlar nihai kararlar olmak zorunda değil. Eser, çizim sürecinin içinde yaşamaya ve değişmeye devam ediyor.
Yapay zekâ benim için burada bir araştırma ve deneme aracı. Sanatçının hayal gücünün, kararlarının ve üretim sürecinin yerine geçen bir unsur değil.
Katmanlarla çalışmanın sağladığı olanaklar
Dijital resimde beni en çok cezbeden özelliklerden biri de katmanlı çalışma sistemi.
Yağlı boyada katmanlar arasında çalışmak bazen beklemeyi gerektirir. Boyanın kuruması, yüzeyin yeni bir müdahaleye uygun hâle gelmesi zaman alabilir. Bu bekleyiş geleneksel tekniğin doğasında vardır.
Dijital ortamda ise farklı katmanlar üzerinde bağımsız çalışabiliyorum.
Bazen bir katmanı tamamlamadan başka bir katmana geçiyorum. Çünkü sonraki katmanda görmek istediğim bir unsur, üzerinde çalıştığım bölüm hakkında vereceğim kararı etkileyebiliyor.
Örneğin kompozisyonun bir bölümünü geliştirirken başka bir bölümün renklerini, ışığını veya figür ilişkilerini görmek isteyebiliyorum. Sonra ilk katmana geri dönüp onu yeniden değerlendirebiliyorum.
Bu esneklik benim çalışma biçimime çok uygun.
Dijital resmin bana sağladığı özgürlük, düşüncelerimi daha az çabayla ifade etmek değil; onları farklı ihtimaller üzerinden daha rahat araştırabilmek.
Sanatsal tatminin kaynağı
Bana göre bir yağlı boya tabloyu tamamlamakla dijital bir resmi tamamlamak arasında hissettiğim tatmin açısından hiçbir fark yok.
Çünkü benim için tatminin kaynağı kullanılan malzeme değil, bir şey üretmek.
Zihnimde oluşan bir düşüncenin, üzerinde çalıştığım ve sonunda beni tatmin eden bir esere dönüşmesi… Asıl duygu burada.
Bu yaklaşımım yalnızca resimle sınırlı değil.
Uzun yıllardır mimari tasarım alanında da çalışıyorum. Mesleğe başladığım yıllarda bugünkü yapay zekâ araçları yoktu. Üç boyutlu modelleme ve görselleştirme programlarıyla çalışırken, özellikle ışık, gölge, doku ve gerçekçilik üzerinde çok uzun zaman harcamak gerekebiliyordu.
Bugün hâlâ 3ds Max ve V-Ray gibi programlarla projelerimi modelliyor, malzemeleri ve temel görsel ayarları hazırlıyorum. Ancak sonrasında bazı ayrıntıları geliştirmek, ışık ve doku etkilerini güçlendirmek veya bir görselden video oluşturmak için yapay zekâ destekli araçlardan da yararlanabiliyorum.
Burada da düşüncem aynı: Teknoloji, üretmek istediğim şeyin önüne geçmiyor. Bazı teknik işlemleri kolaylaştırarak asıl tasarım sürecine daha fazla zaman ayırmamı sağlıyor.
Bu söyleşinin kendisi bile buna bir örnek. Düşüncelerimi bir metne dönüştürmek için saatlerce cümleleri ve paragrafları düzenleyebilirdim. Bunun yerine konuşarak anlattım; teknoloji bu düşüncelerin yazılı bir biçime kavuşmasını kolaylaştırdı.
Ama düşünceler, deneyimler ve anlatmak istediklerim bana ait.
Benim teknolojiyle kurduğum ilişki de tam olarak bu.
Bir eserin hikâyesini neden anlatmıyorum?
Resimlerimde hikâyeler var. Fakat bu hikâyeleri izleyiciye açıklamak istemiyorum.
Çünkü onlar benim iç dünyamdan doğuyor.
Bir eserin altında ne anlattığını, hangi figürün neyi temsil ettiğini veya izleyicinin ne görmesi gerektiğini yazmayı tercih etmiyorum.
Ben yazar değilim. Ben görsel sanatçıyım. Hikâyemi sözcüklerle anlatmak isteseydim, belki de yazmayı seçerdim. Ben onu görsel olarak anlatıyorum.
Bir tabloya baktığımda benim gördüğüm şeyle başka bir insanın gördüğü şey aynı olmak zorunda değil. Hatta çoğu zaman farklı olacaktır.
İzleyici, benim fark etmediğim bir ilişkiyi görebilir. Bir figürde bambaşka bir duygu bulabilir. Kendi deneyimlerinden hareketle benim düşündüğümden tamamen farklı bir hikâye kurabilir.
Bence eserin izleyiciyle kurduğu ilişkinin değerli yanlarından biri de bu.
Bu nedenle eserlerimin hikâyelerini açıklamak yerine, insanların kendi yorumlarını oluşturmasına alan bırakmak istiyorum.
Sanatçı olarak düşüncelerimi ve üretim yöntemimi paylaşabilirim. Ancak bu, bir eserin nasıl okunması gerektiğini söylemekle aynı şey değil.
Dijital bir eser daha mı az değerli?
Dijital sanatla ilgili en önemli tartışmalardan birinin sanatsal değer üzerine olduğunu düşünüyorum.
Bugün hâlâ birçok insan, yağlı boyayla yapılmış bir tabloyu dijital ortamda çizilmiş bir eserden daha değerli görüyor. Dijital resmin çok kısa sürede, birkaç işlemle ortaya çıktığını düşünenler de var.
Oysa dijital ortamda çalışmak, bir eserin düşünsel ve yaratıcı süreçten geçmediği anlamına gelmiyor.
Bir eserin arkasında eskizler, denemeler, kompozisyon kararları, renk araştırmaları, çizimler, değişiklikler ve uzun bir çalışma süreci bulunabiliyor.
Ben kendi eserlerimin nasıl ortaya çıktığını biliyorum. Onların hangi aşamalardan geçtiğini, hangi kararları verdiğimi, neleri değiştirdiğimi ve nihai sonuca ulaşmak için ne kadar çalıştığımı biliyorum.
Bu nedenle benim için dijital ortamda çizilmiş bir eserle yağlı boyayla yapılmış bir eserin sanatsal değeri arasında, yalnızca kullanılan teknikten kaynaklanan bir üstünlük ilişkisi yok.
Elbette fiziksel özellikleri, üretim yöntemleri ve malzemeleri farklı. Ancak bu farklılık, birinin kendiliğinden daha değerli olduğu anlamına gelmiyor.
İnsanlık tarihi boyunca yeni olan pek çok şeye başlangıçta mesafeli yaklaşıldığını düşünüyorum. İnsanlar alışık olmadıkları yöntemleri anlamakta zaman zaman zorlanabiliyor.
Dijital sanatın da bugün benzer bir süreçten geçtiğine inanıyorum.
Önümüzdeki yıllarda bu bakış açısının değişeceğini düşünüyorum. Dijital eserlerin nasıl üretildiği daha iyi anlaşıldıkça, onları yalnızca kullanılan araçlarla değerlendirme eğiliminin de azalacağını umuyorum.
Ancak benim için dijital sanatın değeri gelecekte kabul göreceği için ortaya çıkmayacak. O değer, bugün de var.
Değişmesi gereken şey, ona bakış biçimimiz.
Sonuç: Değişen araçlar, devam eden yaratma isteği
Geleneksel resim teknikleriyle yetiştim ve bugün de bu tekniklerle üretmeye devam ediyorum. Yağlı boya, akrilik ve dijital resim çalışmalarım, sanatsal üretimimin birbirinden ayrı değil, birbirini tamamlayan parçaları.
Benim için önemli olan hangi teknikle çalıştığım değil, o teknikle neyi ortaya koyabildiğim. Bazen tuvalin karşısında boyayla çalışıyorum, bazen dijital kalemimle ekranın başındayım. Her iki durumda da aynı yaratıcı arayışın içindeyim.
Dijital sanatı, geleneksel sanatın yerine koymuyorum. Onu, kendime açtığım başka bir ifade alanı olarak görüyorum. Bana düşüncelerimi geliştirmek, farklı olasılıkları denemek, değiştirmek ve istediğim sonuca ulaşmak için geniş bir hareket alanı sunuyor.
Kâğıt ve kalemle başlayan bir düşünce, tuval üzerinde de gelişebilir, dijital bir ekranda da. Malzemeler, yöntemler ve üretim koşulları değişebilir. Ancak bütün bunların merkezinde benim için değişmeyen bir şey var: üretme isteği.
Çünkü beni sanatçı olarak tanımlayan şey kullandığım araç değil, yaratma ihtiyacım.
Ve hangi teknikle çalışırsam çalışayım, bir eseri tamamladığımda hissettiğim şey aynı:
Zihnimde var olan bir şeyi görünür hâle getirmiş olmanın tatmini.
Bunu paylaş:
Bir Cevap Yazın